Telin arkasından çektim. Başka açılardan da denedim. Akşamüstüydü, gök turuncuya dönüyordu. Yarım bir binanın farklı katlarında yedi adam çalışıyordu. Biri kalıbın kenarında eğilmişti, biri en uçta duruyordu. Güzel görünüyordu. Çektim ve devam ettim. Ertesi akşam çektiğim fotoğraflara bakarken beni bu fotoğrafta neyin tuttuğunu düşünmeye başladım.
Dikenli tel? Benim durduğum yerle onların çalıştığı yerin arasındaydı. Bir araziyi çevirip "Bu benim!" diyen insanla ilgili, yarım yamalak hatırladığım bir şey geldi aklıma. Aklımda kalan, birinin bunu söylemesi kadar başkalarının da kabul etmesi gerektiğiydi. Sonradan baktım, Rousseau'ymuş. Ben de telin önünde durmuş, ötesine geçmeden fotoğraf çekmiştim.
Yukarıdaki adamlar kalıp kuruyor. Sonra duvarlar örülecek. Şu an içinden göğün göründüğü boşluklar odalara dönüşecek. Dairelerin bazıları belki "manzaralı" diye satılacak. Manzara dedikleri de şu anda adamların omuzlarının üstünde duran gök. Binayı yapanların orada oturup oturmayacağını bilmiyorum. Yine de bir yeri yapmakla orada yaşayabilmenin birbirinden bu kadar ayrı olması aklıma takılıyor.
"Duvar örülmeden önce gök herkesindi" diye yazdım fotoğrafın altına. Sonra bu cümleden de şüphelendim. Arazi zaten birinindi, tel zaten çekilmişti. Yine de gök şimdilik bütün katların içinden görünüyordu. Birkaç ay sonra bu akşamın turuncusu bir salonun penceresine sığacak, önüne perde çekilecek, kirası ödenecek.
Fotoğraftan turuncuyu ben çıkardım zaten. İşçiler belirginleşti, tel göze çarpar oldu. Ben de telin berisinde, elimde güzel bulduğum bir fotoğrafla kaldım. Tanık olmak, itiraz etmemenin en kibar hâli mi?
Belki bina bittiğinde yine önünden geçerim. Bakalım tel o zaman neyi koruyor olacak.